2. Kilam: Çadır Neden Hâlâ Kuruluyor? | Yurtsuz Kökler Günce Notları
2. Kilam: Çadır Neden Hâlâ Kuruluyor?
Yurtsuz Kökler günce notları
II. Kısım’ın ilk sahnesini yazarken kendime tuhaf bir soru sordum: Musa’nın ailesi Haymana’da taş taş, çamur çamur üç yılda sağlam bir kerpiç ev yükseltmiş. İki oda, bir tandır evi, bir ahır — eksiği yok. Peki neden her bahar, evin hemen yanına, avlunun kuytusuna hâlâ bir çadır kuruluyor?
Kimse bu soruyu sormuyor romanda. Musa’ya sorsan omuz silker, “hava yumuşayınca dışarıda daha tatlı uyunur” der. Karısı Gülê “alışkanlık işte” diye geçiştirir. Çocuklar hiç sormaz bile — onlar için baharın anlamı zaten çadırdır, kışın anlamı evdir. Kimse Hespist’in adını anmaz. Kimse “biz orada da böyle yapardık” demez. Ama yapıyorlar işte, yıl be yıl, şaşmadan.
Bunu yazarken fark ettim ki bu, Kilam’ın en sessiz hâli. Birinci Kilam notunda kaval sesinin geri dönmemesinden bahsetmiştim — orada kayıp, duyulur bir kayıptı. Burada kayıp duyulmuyor bile; bir alışkanlığın içine gizlenmiş, unutulmuş bir nedenin kalıntısı olarak yaşıyor. Aile neden hatırladığını unutmuş ama hareketi hâlâ tekrarlıyor.
Sahneyi ikiye böldüm bu yüzden: bir yanda çadır, öte yanda Gülê’nin dokuduğu kilim. Gülê tezgâhın başına oturup dokurken, elleri zihninden bağımsız çalışıyor — ve o yıl kilimde beliren desen kendiliğinden değişiyor. Hespist’teki üç değirmen motifi siliniyor, yerine hiç görülmemiş bir step kuşu, bir başak, bir bozkır çiçeği nakşoluyor. Gülê bunu fark bile etmiyor; dönüp baksa görecek ama bakmıyor. Bu sahneyi yazarken en çok uğraştığım şey, unutmayı bir “kayıp anı” olarak değil, tam tersine, hiçbir anı olmadan, sessizce gerçekleşen bir süreç olarak göstermekti. Gülê’nin elleri bir gün Hespist’i dokumayı bırakıyor; kimse fark etmiyor, kimse ağıt yakmıyor. Kökboya kırmızısının azalıp yerini daha soluk bir maviye bırakması da aynı mantıkla ilerliyor — boya bittiği için değişiyor renk, ama bu pratik zorunluluk, göç edenlerin hafızasının da tıpkı böyle, dramatik bir kopuşla değil, küçük tükenişlerle azala azala değiştiğinin bir metaforu oluyor benim için.
Aynı bölümün ikinci sahnesinin başlığını da bilerek “Unutuşun İlk Kıtası” koydum. Xalîkanlı düğününde bir kilam söyleniyor ama artık ikinci kıtası eksik — kimse hatırlamıyor, kimse de bu eksikliği garipsemiyor. Bu benim için romanın kırılma noktalarından biri oldu: ilk kez birileri, bir şeyin unutulduğunu kelimeyle değil ama eksiklikle fark ediyor. Bu ipi roman ilerledikçe tekrar çekeceğim — kilam’ın kıta kıta nasıl eksildiğini, kimin hangi kıtayı kaybettiğini.
Musa ile komşusu Yusuf arasındaki kısa sahneyi de bu yüzden aynı bölüme koydum. Yusuf, iyi niyetli bir komşu olarak çıkagelip Musa’nın oğluna kim kirve olacağını sorduğunda, Musa’nın cevabı sertleşiyor: “Biz Reşwan’danız, kirve de bizden olur.” Görünüşte küçük bir ayrıntı, ama aslında ailenin unuttuğu şeylerle unutmamakta ısrar ettiği şeyler arasındaki çizgiyi gösteriyor. Hespist’in adı unutulabilir, kilimin deseni kendiliğinden değişebilir, kilam’ın bir kıtası sessizce düşebilir — ama aşiret aidiyeti, kiminle akraba olunup olunamayacağı, hâlâ pazarlıksız bir sınır. Bu ayrımı yazarken anladım ki hafıza hiçbir zaman toptan kaybolmuyor; seçici bir şekilde eriyor, bazı köşeleri sertçe koruyup bazılarını sessizce bırakıyor.
Bunu bir yazar notu olarak paylaşırken kendi hayatıma da bakmadan edemiyorum: benim de artık nedenini bilmediğim, ailemden devraldığım küçük alışkanlıklarım var — belirli bir günde yapılan bir şey, söylenmeyen ama beklenilen bir söz. Belki hiçbirinin kökeni bende değil. Belki ben de bir çadırı, nedenini bilmeden, sadece bahar geldiği için kuruyorum. Bunu fark ettiğim andan itibaren, roman boyunca hangi jestlerin “hatırlanarak” hangilerinin “sadece tekrarlanarak” hayatta kaldığını ayırt etmeye çalıştım — çünkü bunlar aynı şey değil. Biri bilinçli bir direniş, öbürü bilinçsiz bir miras.
Bu seride her Kısım’dan sonra buraya böyle bir Kilam notu düşmeye devam edeceğim. II. Kısım’ın devamında Xalîkanlı düğününü ve ailenin Reşwan aşiretiyle olan bağını okumak isteyenler için roman burada.
