1. Sürgün: Bellek, Neyi Unutmayı Seçer?

1. Sürgün: Bellek, Neyi Unutmayı Seçer?

Sessizliğin Anatomisi günce notları

Bu bölümü yazarken peşinde olduğum kelime sürgündü — ama coğrafi anlamıyla değil. Romanın ilk bölümü, Peyman’ın boş muayenehanesinde başlıyor: kapıyı açıp içeri girmediği, eşikte durup yüzünü doğuya çevirdiği o sabah rutiniyle. Asıl uğraştığım şey bir sahne değil, bir eşikti — hafızanın ne zaman devreye girip ne zaman devre dışı kaldığı eşik. Bu eşik imgesini bölüm boyunca birkaç kez tekrarladım, çünkü Peyman’ın hikâyesi bana hep böyle geldi: sürekli bir kapının önünde durmak, ama girip girmemeye karar verememek.

Bir Odadan Başlayan Sürgün

Sürgün kelimesini bu serinin tema kelimesi olarak seçtim, çünkü Peyman kendini daha ilk sayfalarda böyle tanımlıyor: “Bir veteriner hekim, bir sürgün.” Bu roman boyunca döneceğim bir kelime — bazen coğrafi bir gerçeklik olarak, bazen de bu ilk bölümde olduğu gibi, çok daha erken ve içe dönük bir biçimde: bir çocuğun kendi hafızasından sürülmesi olarak.

Bölüm I’de Peyman henüz sınırı geçmemiş. Küçük bir çocuk, kerpiç duvarlı bir odada, babasının öksürüğünün kesilişini dinliyor. Roman burada bana ilginç bir şey öğretti: sürgün her zaman bir ülkeden çıkmakla başlamıyor. Bazen bir odadan başlıyor — kapı koluna uzanıp açmadığın, ama yıllarca o anın dışında kaldığın bir oda.

Bir Cerrahın Elinden Bir Çocuğun Eline

Yazarken en çok zorlandığım yer, Peyman’ın defterine yazdığı o tek cümleydi: unutmayı bir ameliyata, hatırlamayı ise her kesikten sonra atılan bir dikişe benzettiği an. Cerrahlık geçmişiyle (kendi mesleki alanım da dahil olmak üzere) hafıza arasında böyle bir köprü kurmak istiyordum ama bunu didaktik değil, bedensel kılmak gerekiyordu — Peyman’ın bunu bir metafor olarak düşünmediğini, sadece öyle hissettiğini göstermek. Bunu yazarken kendi mesleki tecrübeme de sık sık döndüm: bir dikişin ne zaman iyi, ne zaman kötü tutacağını önceden bilemezsiniz — sadece bekler, izlersiniz. Hafıza da böyle çalışıyor bence; bazı anılar düzgün kapanır, bazıları yıllar sonra yeniden açılır.

Bu bölümün ikinci sahnesi — babasının öldüğü gece — bilerek çocuk gözünden, parça parça anlatılıyor. Beş yaşındaki bir hafızanın nasıl çalıştığını yazmaya çalıştım: bazı ayrıntılar kristal gibi net, bazıları suyun altına çekilmiş. Annesinin ağıtını, kelimelerini anlamadan ama ritmini tanıyarak dinleyen bir çocuk. Bu, romandaki sürgünün belki de en erken hali: dile henüz erişememiş, ama zaten bir kayıpla yüz yüze bir çocuk.

Bölümün bütününe baktığımda, “Belleğin Biyolojik Sınırları” başlığının nereden geldiğini daha iyi görüyorum: bellek burada bir arşiv değil, bir organ gibi davranıyor — bazı şeyleri iyileştiriyor, bazılarını kapatıp bir daha açmıyor. Peyman’ın cerrah eli ile çocukluğunun kapı koluna uzanan eli arasında, roman boyunca sık sık karşıma çıkacak bir yankı var.

Kendi Sürgünlerimiz

Kendi hayatıma dönüp baktığımda da benzer bir şey fark ediyorum: unuttuğumuzu sandığımız şeyler aslında unutulmamış, sadece anestezi altına alınmış oluyor — ve bir gün, beklenmedik bir sesle (bir öksürükle, bir kapı sesiyle) yeniden uyanıyorlar. Belki de her insanın taşıdığı küçük bir sürgün vardır; kendi geçmişinden, hiç ayrılmadığı hâlde bir daha hiç dönemediği bir oda. Bu satırları yazarken kendi kapımı da düşündüm — herkesin böyle bir kapısı, aralanıp da bir türlü tam açılmayan bir eşiği vardır sanırım.

Bu seride her bölümden sonra buraya döneceğim — sürgün kelimesinin romanın farklı katmanlarında nasıl şekil değiştirdiğini takip ederek. Bölüm I’i bu haliyle bırakıyorum; merak edenler için kitabın tamamı aşağıda.

error: İçerikler telif hakları ile korunmaktadır !!